#Günaydın

Siz hiç sabah uyanıp da, sevgilinizin kocaman kocaman ayaklarını yorganın içinde bulup, onları öptünüz mü?

Benim öptüm. Evet, Zeytin’in ayaklarını her sabah öptüm ben. Bazı kız arkadaşlarıma söyledim bunu, iğrendiler. “Ayak öpülür mü, daha neler, iğrençsin”dediler. Öpülür tabi! İnsan sevdiğinin her yerini öper. O ayakları yalnızca öpmedim ki hem,oh olsun. Televizyon izlerken kucağıma da aldım, çorabını da giydirdim, yağlı köpüklü masajlar da yaptım. İnsan sevince onları koca birer ayak gibi değil, beş yaşında sokakta koşturan birer çocuk gibi görüyor. Onları da her şeyi de bir başka görüyor insan sevince. Ayrıca Zeytin ayağı bu…görseniz siz de seversiniz.

Yanakları, boynu desen taze poğaçaydı sabahları. Fırından yeni çıkmış…mis gibi kokusu üstünde tüten bir somun ekmek gibi olurdu. Şöyle gerinir düdüklerini açardı. Vapurlar yanaşırdı gönlümün iskelesine. Koşar atlardım üstüne, vapur kaçmasın diye!

Hem “Günaydın” dediğin kuru kuru olmaz. Öyle bezmiş, isteksiz, mutsuz güne başlanmaz. Neşeyle, sevinçle, çoşkuyla uyanır yaşamayı seven insan…En güzel günaydınlar sevdiğinin yanı başında uyanana aittir…ayak da öpülür, sofra da kurulur, şarkı da söylenir, karın da gıdıklanır…

İnsanın gözlerini dünyaya aralayıp  da sevdiğini görmesinden güzel şey var mı? 

Yok.

Ve yaşaması yeni bir günü daha…

Yani ki günaydın canlar. Canlı olduğunuz, mutlu olduğunuz her sabahın değerini bilin istedim.

 

Gülüşlerde Görün

Her şey bir kitapla başladı. Öncesinde bolca acı vardı gerçi. Ama oralara girmeye gerek yoktu artık.

Bazı eşyaları adamda kalmıştı kadının. Yalana lüzum yok, kadın bir yandan “Boş ver pijama altı mı istenir ! ” diyor, bir yandan” ama o benim pijamam, seviyorum” diyor ve üstündeki o çok sevdiği Mickey desenlerini düşünüyor, bazen de olur da bir gün onun yerine bir başkası giyerse diye bozulurken yakalıyordu kendini.  İstemeye karar verdi ve istedi. Ertesi gün getirdi adam. Üstüne bir de kitap koymuştu. Kadının bunu mutlaka okuması gerektiğini düşünmüştü. Kadın tam bir kitap kurduydu ve bu kitap adamdan geldiği için ayrıca merak duyuyordu. Hemen okumaya koyuldu. İyi ki de öyle yaptı.

” İkinci hayatın tek bir hayatın olduğunu anladığında başlar!” isminde bir kitaptı bu. Evli, hoş bir eşi, güzel bir çocuğu olan, orta yaşlarında bir kadının hikayesiydi. Her şeyi olan ama yine de mutsuz olan bir kadının hikayesi anlatılıyordu. Bu kadın bir gün bir adamla rastlaşıyor ve o adam kendisine mutluluk yolunda rehberlik ediyordu. Basit bir anlatım dili, basit bir kurgusu vardı. Öneriler arasındaysa kişisel gelişime ilgi duyanlara aşina gelecek çok şey vardı. Ne var ki anlatım dili sevgi diliydi. Sevgiden beslenen her sözcük, her eylem gibi bu önerilerde kendilerine başka türde bir güç buluyordu. İnsanın okudukça içi aydınlanıyordu. Kendisiyle yüzleşiyordu ve hatalarının ne kadar insana has olduğunu görerek rahatlıyor, hemen sonrasında çözümlerin basitliği ile umut buluyordu.

Okumaya devam etti kadın. Altını çizerek ve notlar alarak. Bunu hemen diğer insanlara da yaymaya karar verdi. Kendi kabındakini başkalarının kabına aktarmaya ulvi bir anlam yüklemişti ne de olsa.

Aldığı 17. not şöyleydi. Aradığınız mutluluğun kendisi olun. İhtiyaç duyduğunuz güzelliği bulmak için kendi içinize bakın. Işıldayın! Güzellik görecelidir. Fiziksel koşullara bağlı değildir. Edith Piaf çok da güzel bir kadın olmamasına rağmen birçok yakışıklı erkeği cezbetmiştir. Çünkü yansıttığınız asıl gücünüzdür ve içinizdekini yansıtırsınız her zaman. İçinizi iyilikle, sevgi ve şefkatle doldurun. İlişkinizin lokomotifi siz olun. Toprağınızı ilgi, sevgi, sevecenlik, anlayış hatta hayranlık ile besleyin.

Gözleri parladı kadının. Bir zamanlar adamı nasıl sevdiğini düşündü. Sevmek derken hissettiği duyguları kast etmiyordu.  Duygular bakiydi içinde. O asıl eyleme dönen sevgisini anımsıyordu. Nasıl da sevmişti adamı. Yazarak, öperek, koklayarak, sararak, sürpirizler yaparak severdi adamı…Büyük bir coşkuyla, çekinmeden, hesapsız…Ne çok şey yazmıştı adama. Mektuplar, notlar, mailler, mesajlar…bir defter bile yapmıştı. Kapısına hediyeler bırakmıştı. Adam da ona bir kalem almıştı ve bir de defter, içine bir not yazmıştı ” beni yazıya dönüştüren yarim” demişti içine…Çok etkilenmişti kadın. Mutluluktan ağlamıştı.

Kadın sözcüklerin gücüne inanıyordu her daim. Sözcükleri seviyordu. Cümleleri, kitapları, yazıları seviyordu. Bazen var oluşa dair düşündüğünde bile ” her şey bir sözle başlamış” gibi gelirdi. Bir düşünce ve hemen ardından gelen bir sözcük. Söz büyük bir güçtü. Kullanana göre, niyete göre şekillenen, bazen kesen, kanatan, bazen saran, aydınlatan.

Kitabı okuyunca…adamın bu kitabı okuduktan sonra ” bunu mutlaka o da okumalı” dediğini düşününce..içindeki umudu anladı adamın. Yüzleşmelerini, hesaplaşmalarını anladı. Kimseyi suçlamadan, ikisinin de yaptığı hatalar üzerine düşündüğünü fark etti. Adam duyarlıydı, derindi, naifti. Kadın da bunları anlayacak kadar zeki…

Bir gün önce şöyle bir yazı okumuştu kadın. Şöyle diyordu yazı ” Sevgi dışındaki tüm diğer bağlar, eninde sonunda kopmaya mahkumdur. İşte bu yüzden hayatımızda her daim var olan insanlarla aramızda yoğun bir bağ vardır. Fesleğen dokunulmadıkça kokusunu hissettirmeyen bir bitki türüdür. Aynı fesleğen gibi dokunulmadıkça , varlığındaki cevherleri göstermeyen, sevgi dolu insanlar vardır. Onlara dokunulduğu zaman ellerini uzatır, size bolca sevgi ve şefkat bağışlarlar. Aslında herkes gibidirler. Herkes gibi giyinir, herkes gibi yaşar, herkes gibi konulurlar ama onlara dokunulduğunda bir midye gibi açılırlar ve o zaman içlerindeki inci ortaya çıkar.  Onlar kendilerini ve diğer insanları ruh varlıklarıyla bilir, tanırlar. Böyle bir insanla karşılaştığında bil ki, sırlar bahçesinin eşiğindesin. İçeri girip girmemek artık senin seçimindir.”

Adam da kadın da burada bahsedilen fesleğenlere benziyorlardı aslında ve öyle ya da böyle, zamanın bir kesitinde birbirlerine dokunmayı başarmışlardı. Birbirlerinin ruhunu görmüş, kokusuna varmışlardı.

Şimdi burası sana gelsin…

Ben seni sözcüklerle sevdim Ö. Sonra ben seni aynı sözcüklerle kestim. En sonunda anladım ki, ne pahasına olursa olsun, yani sonumuz her ne olacaksa olsun, benim sana duyduğum sevgi; tüm korkulardan, tüm kırgınlıklardan, tüm yıpranmalardan, küslüklerden, gururumdan ve hatta senin hatalarından, küçük düşmelerden, endişelerden, kaygılardan, kararlardan bağımsız var olmaya devam ediyor içimde, her daim.

Çünkü ben seni severken beni sevdim. Seni keserken de kendimi kestim. Senin gözlerine bakarken, senin sözlerini dinlerken, acılarına şahitlik ederken, başım göğsünde çocukluğunun koridorlarında gezerken, gülüşünü izlerken, öpüşüne teslim olurken ruhunun odalarını gezdim. Ben sende cismi değil, ben sende titri değil, ben sende seni sevdim. Öyleyse ey güzel…ey dost…ey can…azalmıyorsan şayet olan bitene rağmen…azalmıyorsa şayet gördüğüm aydınlığının bendeki izi her ne olursa olsun içimde… koşullardan bağımsız bir şeyler de söylemek icap eder artık.

Madem buradan kestim seni. Madem kanatırken ben de kanıyorum, sararken sarılıyorum. Burası senin olsun. Sana gelsin…sözcüklerle can bulsun sana duyduğum sevgi.

Ben sende Zeytin ağaçlarının gölgesini sevdim. Elimi sürdüğüm Fesleğenlerin kokusunu…İstedim ki yorgunluklarda değil, karanlıklarda, kaçışlarda, inançsızlıkta, mutsuzluklarda değil, gülüşlerde görünesin. Mutluluklarda…umutlarda…sabah söylenen şarkılarda…deniz kıyısında içilen rakılarda…dost meclislerinde..sevgilinin ak göğsünde…derin derin alınan rahat nefeslerde…eşlik edilen şarkılarda…güzel bir şiirin dizesinde…uğruna yazılan yazılarda…ugruna kurulan sofralarda…sıcacık bir yatağın huzurunda…sakinlikte…açık denizlerde…Avrupa kentlerinde…vadilerde…bir kuşun kanadına bakışta…akan suyun aydınlığında…mutlulukta…hayatın ışığında görünesin sen.

Hediyem olsun sana. Kendini oku. Bendeki seni. Sendeki beni. Bir zamanlardaki izimizi. Bir gün bana aldığın kaleme o notu düşerken umduğun gibi yazıya dönmüş halini

Sana gelince sevgili okur…Bu blog sahit olduğum ve aşkına düştüğüm, uğruna yandığım, ateşten bir gömleği defalarca giydiğim de yine de kalbimde azaltmadığım bir ruhun adınadır.

Yazıya Dönüştün İşte

22 Ocak 2015 tarihinde kaleme alınmıştır.

Kararımı Bildiriyorum

Bugün gündemden uzak kalacağım. Ve şu notu düşeceğim.

Dün gece Zeytin’ le votka içip muhabbet ettik. Onunla içmesi de, uzun uzun konuşması da, çılgın anılarını dinlemesi de, kendi delice fikirilerini açabilmesi de çok keyifli. Biz eğleniyoruz Zeytin’ le. Farklı ve özel olan bu sanırım. Bir arada eğlenebilmek. Her şeyi konuşabileceği birisinin olması insanın…o kadar güzel ki. Onda kaldım. Sabah erkenden kalkıp, arabaya atlayıp eve geldim. Birkaç sokak öteye.

Dışarıda nefis bir hava, tazecik bir sabah vardı. Serinliği, havada asılı duran güneşin ısıtma miktarı, ağaçlardaki kuşlar ve coşkulu ötüşleri..her şey o kadar kıvamındaydı ki düşünmeden edemedim.

Bazı sabahlardaki serinliğin, tazeliğin, dinginliğin kokusunu, oluşunu çekip kayıt altına alacak bişi yapsalar şu telefonlara. Mesela günün ilk tweetini listemdekilere, bu sabahın bir kısmını atarak yapabilseydim.

O kadar güzel bir sabah ki keçi olup tepelere tırmanamayışım, sincap olup bir ağacın dalına oturup, kocaman kuyruğum arkamda, minik ellerimle bir meyveyi döndürek şirin şirin yiyemeyişim  ne kadar yazık.

O kadar güzel bir sabah ki insanın bulup, yanaklarından öpesi geliyor.

Ve bazı dudaklar ne kadar da doğru yüzü bulmuşlar kendilerine. Hayatın ve genlerin muhteşem bonkörlüğü karşısında, Zeytin’ in yastığa bıraktığı yüzüne bakarken, hafif aralık dudaklarını, şeklini,o güzel burnunu, kara kara gözlerini, hepsinin yüzünde sıralanışını seyrederken insan, hayranlık duymamazlık edemiyor.

Çok güzel bir sabah. Ve ben, yalnızca sevgilimin yüzünü ezberlemek istediğim bir gece geçirdim. Daha ne olacaktı? Kafidir.

Ateizminin Değdiği Yer

Dinden ilk kesilmen hayvanların kurban edilişinden. Hatırlıyorum. Hep bir bahane bulur kaçarmışsın. Balık bile tutmaz, balığa gidememenin bahanesi olarak “ Ben o saatte kalkamam. “ dermişsin. Oysa asıl neden balığın yüzüne geçen kancaymış.

Kalbin güzel senin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Notu Alınan Şeyler de Vardı:

Bazı durumların, bazı sözlerin daha notunu düşeceğim. Ayrıca bilgisayarıma, ayrıca defterime yazmak, sana anlatmak yetişmiyor. Yedeğin yedeğini alarak çoğaltmak istiyorum bir bakıma bu hoşluğu.

I.

Yeni yıl hediyelerini verdiğin an. O hediyelerin ne olduğunu, anlamını fark ettiğim an.

II.

Paris Katliamı yapılmış. O gece hava çok soğuk. Bana geliyorsun. Sporu ekmişim. Baileys bulmak için 1 saatini harcadığın gece hani. Oturup uzun uzun sohbet ediyoruz. İnsan insanı nasıl ve neden öldürür, din adına yapılan bu saçmalıklar da nedir, eğitimin önemi. Ve ilişkiler, kadının erkekleşmesi, erkeğin kadınsılaşması başlıklarından oluşan yine çok güzel, yine çok keyifli bir sohbeti paylaşıyoruz. Sonra bana BBC de yayınlanan İngiliz hatunun belgeselinden (http://www.youtube.com/watch?v=czv5lhbnXxk) söz ediyorsun. Bir şey daha öğreniyorum sayende. Ardından bir film açıyorsun. Müzisyen dahi bir çocuğun öyküsü konu alınmış. ” Tüm yapmanız gereken dinlemektir..” diyor dış ses. Filmin başında ve sonunda. Film bitince mumları söndürüp yatağa geçiyoruz. Sana filmin çözümlemesini yapmak için sabırsızlanıyorum. Sonra anlatıyorum” Çocuğun oyunculuğu güzel, bunun dışında senaryo biraz fazla coşkulu…yönetmen cesur davranmış…görseli daha yüksek bir prodüksiyon olsaydı…bla blaaa..” Çok beğeniyorsun yorumumu. Bunun üzerine okudugum okul üzerine ve biraz da sinema dili üzerine konuşuyoruz. Uykum geldi sanıp, iyi geceler diliyorsun. Sana doğru sokulup, uykumun bir defalığına bile olsa senden vazgeçecek kadar gelmediğini ispat ediyorum sana. Sonra sarılıp uyuyoruz gecenin koynunda, kocaman yorganın altında. Sabah uyanır uyanmaz solcu şarkılar söyleyerek banyoya giriyorsun. Banyodan su sesi geliyor. Yüzünü yıkadığını fark ediyorum. Sabah uyanıp ayağa kalkabilen, şarkılar söyleyip konuşmaya başlayabilen ve en çarpıcısı da yüzünü yıkayabilen bir erkek…Üzerini giyinip, kapıya yöneliyorsun. Ardından koşup tam çıkacakken seni öpüyorum sarılıp. Boynundan ısırdığımda “ alllahüüüü meee…” diyerek cihatçıları taklit ediyorsun ve “ Gerçek islam bu değil Fufu! “ diye bağırıyorsun. Yıkılıyorum gülmekten. Ben güldükçe sen de… Yarım gün gülüyorum buna. Tam yarım gün. Serviste gülüyorum. İlk kahvemi içerken, köşe yazılarına göz gezdirirken…aklıma geldikçe kıkır kıkır gülüyorum. Kararan dünyanın ortasındayız işte hep birlikte. Benim üzerimde bir araya gelişimizden oluşan hoşluğun parıltıları. Aydınlanıyorum. Isınıyorum. Ne zamandır sırtım ağrımıyor benim biliyor musun ? Ne zamandır hiç yorulmadım ? Ne zamandır aksi, öfkeli ve tedirgin değilim biliyor musun ? Ben biliyorum.

 

III.

Bir haftasonunu uzun uzun evde geçiriyoruz mesela. Güzel. Seninle her şey yerli yerinde zaten. Yine de uzun süre evdeydik diye düşünerek bana dönüp “ Bu haftasonu bir yerlere kaçalım mı ? “ diyorsun ya bazen. Ya da gün içinde yazıyorsun Skype’dan “Seni bir yere götüreceğim…” diye. “Nereye?” diye soruyorum. “ Olmaz söylemem, sürpriz “ diyorsun. Biliyorum ki o gerçek bir surpriz olacak. İçinde mumumdan, içeceğimiz içkiye, bardağına, anlatılacak hikayesine kadar düşünülmüş. Biliyorum ki bunda ananın babanın sevgisinin, el eleliğinin, okumuşluğunun, solculuğunun, ne bileyim ben tarih bilginin, babanın annene yazdığı şiirlerin izi olacak. Önce gülümsüyorum. Sonra düşünüyorum. Hatununu bir yere götürmeyi düşünen, teklif eden bir erkek var hayatımda. Sonra yine düşünüyorum.Sonra bir daha…bir daha düşünüyorum bunu.

Bunu becerebilen kaç erkek vardır acaba dünyada diyorum kendime. İnan az. Bir tarafta kadını cinsel obje gibi gören öküzler…bir tarafta kadınsılaşmışlar…bir yandan pısırıklar…duyguyu suç sananlar, ağzını bıçak açmayanlar, bir yanda kadını döven, tecavüz eden, öldüren barbar adamlar. En iyi olasılıkla öldürmeyen ama ruhuna ve bedenine hitap etmeyen yüzlerce, binlerce o malum kocalar. Aynı odada, aynı yatakta, aynı cümlede olmaktan imtina eden o adamlar. Bir de ” seni bir yere götürmek istiyorum…” diyen bir sevgili. Kökü sevmekten gelen. Konuşabildiğim, dinleyebildiğim, evin her odasında beni mutlu eden, beni düşünen, başımın altına o sanise ayağı ile yastık fırlatan sen…Kara gözlüm, gamzelim. Yüzü güzelim. Kalbi güzelim.

IV.

Koltukta uzanıyoruz. Mumlarımız yanıyor. Sobanın kırmızı ışığı bile tamam. Önümüzde sehpa. Üzerinde artık tepsimiz olmuş fotoğraf kitabı. Gögsüne doğru çıkıyorum sana yakın olabilmek için. Başım bir an boşlukta kalıyor. O saniye ayağınla koltuğun diğer ucundaki yastığı alıp başıma doğru fırlatıyor, elinle tutup kafamın altına yerleştiriyorsun. Başımın boşluğa düşecek oluşu ile yastığı yerleştirmen arasında ne kadar zaman farkı var kestirmek güç. Düşünüyorum. Bu senin genel nezaketin, genel duyarlılığın mı diye…sana bakıyorum. Hemen anlıyorsun aklımdan bir düşünce geçtiğini. Al yine oradasın, yine farkındasın, yine şimdi ve şu anın içindesin, benimlesin. Anlatıyorum sana neyi fark ettiğimi ve soruyorum…”Bu senin genel nezaketin mi ? ” . Diyorsun ki “ Kaba biri değilim, duyarsız da değilim, ama herkesin başının altına da böyle yastık koymuyorum…”